"Bâki İlk Selam"

yabancı arşiv belgelerinden

ve

kendi kaleminden

Çerkes Ethem

Emrah Cilasun



Birkaç Kenar Notu

 Uzun yıllar süren yoğun bir çalışmanın ürünü olan bu kitabta Emrah Cilasun “Kurtuluş Savaşı”nın üzerindeki tabuların en koyu olanlarından birini, meşhur “Çerkes Edhem hadisesi”ni ele almaktadır. Yenildikleri için tarihte yerleri olmayan, yasaklanmış sesleri hiyanetle eşdeğer tutulanlar arasında yer almakta Çerkes Edhem. Edhem’in kesilip biçilmeden ilk kez bu kitabta yayınlanan metni, hiç kuşkusuz, Kâzım Karabekir’in Nutuk’a Cevaplar [1] adlı 12 cildlik eseriyle birlikte, Türkiye’nin oluşum yıllarına Kemalist tarihyazımından çok daha değişik bir gözle bakmayı mümkün kılmaktadır.

 

Kitabın tereddütsüz en önemli katkısı, bir ihanete sürüklenmenin öyküsünü anlatması. Fakat bu öykü sadece bazılarının kazandıkları, diğerlerin kaybettikleri bir iktidar öyküsü değil. Yoğun bir literatürü dikkatle tarayan Cilasun, Birinci Cihan Harbi sonrasında verilen bu iktidar kavgasını, sınıf temelinden etnik sorunlara kadar yayılan, zayıf ittifakları ve zayıf muhalefetleri içeren yoğun ve karmaşık bir ilişkiler yumağı içinde ele almakta, kazananların ve kaybedenlerin aynı zamanda kendi şahıslarını ve dönemlerini aşan dinamiklere damgalarını bastıklarını göstermekte.

 

Yazarın usta bir şekilde ve teferruatla ele aldığı bu öyküye birkaç kenar notu olarak okunabilecek bu “Önsöz”de, Türkiye tarihi -ve tarihyazımı- için önemli olduğunu düşündüğüm bu dinamiklerden üçüne değinmekle yetineceğim. Bunların ilki ve en önemlisi, bir sınıf boyutu da olduğu inkâr edilemiyecek olan çete-ordu ikilisi ve ikilemi. Tanzimat’tan Susurluk’a kadar gelen uzun bir zaman diliminde, ordu ve çetelerin zaman zaman birbirleriyle içiçe geçtiklerini, bazen de çetelerin ordudan daha fazla “devlet”i temsil eder bir konum kazandıklarını, hatta orduyu ihanetle suçlayıp onun yerine devletin bekasını koruma görevini üstlendiklerini görmekteyiz. James Reid’in çalışmaları bu faktörün daha 19. Yüzyıl’da Osmanlı ordusundaki ıslahat hareketlerinin akim kalmasında önemli bir rol oynadığını göstermekte. [2] 20. Yüzyıl’ın başlarında ise İttihad ve Terakki’nin ve özellikle de Birinci Cihan Harbi’nde büyük ölçüde sivil ve askeri bürokrasiyi vesayetine alan ve Ermeni soykırımında en belirleyici rolü oynayan Teşkilat-ı Mahsusa’nın ordulaşan bir çete olduğu söylenebilir.

 

Çetelerin hareket tarzı ve meşrutiyet mekanizma ve sentakslarının ise bazı değişkenlere göre geliştiğini, çetelerin zaman zaman “halkçı”, zaman zaman ya eşkiyalık geleneğine [3] , ya da Suriye ve Lübnan’da görülen “yiğit kabadayılık” geleneğine dayandığını [4] , bazen de Hannah Arendt’in deyimiyle “gün ışığında faaliyet gösteren gizli teşkilâtlar” [5] olarak ortaya çıktıklarını görmekteyiz. Çetecilik sentaksında ve icraatında popülizm, hatta, belli anlarda -Çerkes Edhem örneğinde de açıkça görülebileceği gibi-, oldukça sol bir söylem ve milliyetçilik, “halkın, milletin ve devletin” bekasını garanti altına almanın meşru zemini olarak kabul edilen ve bu nedenle bir iftihar kaynağı olarak gösterilen “kanundışılık”la bir arada yer almaktadır. Bu son hususiyet, çetelerin kullanılmasını hem kolay, hem de oldukça reskli bir hale getirmektedir. “İstiklâl Harbi” bu olgunun belki de en belirgin örneğini oluşturmaktadır. Merkezi ordunun kuruluşundan ve güçlenmesinden önce başlayan direnişin bir halk direnişi değil de eşraf ve çete direnişi olduğu bilinmektedir. Fakat büyük bir ölçüde ordulaşmış Çerkes Edhem kuvvetleri, ve varlığını stratejik bir kıymete haiz bir korporasyona borçlu olan Yahya Kaptan örnekleri, bu çetelerin belli bir süre sonra bekasını yeniden kendi zor aygıtlarıyla sağlama imkânı bulan devlet için bir tehdit unsuru haline geldiklerini ve yok edilmelerinin zorunlulaştığını da göstermektedir. Çetelerin imhası aynı zamanda devletin yasal bir çerçevede kendi icra edemiyeceği faaliyetlerle yükümlü, bu nedenle de, dolaylı olarak da olsa bulaştığı “kirli işler” konusunda yoğun bir bilgi ve tecrübe sahibi olan bir katmanın yok edilmesi ya da marjinallaştırılması anlamına da gelmektedir. Türkiye’de çetecilikle ilgili bilinen son safha olan Susurluk döneminin bu açıdan tarihsel bir pattern’in devamını oluşturduğu söylenebilir. Fakat 1990’ların Kafkasya ve Balkanlar’ı da bu konuda yine tarihsel bir pattern’e dayanan son derece zengin diğer bazı örnekler sunmaktadır.

 

Çerkes Edhem’in metninde ele alınan “subay ihaneti ve infazı” örneği ve Edhem’in Mustafa Kemal ve İsmet İnönü ile ilgili yorumları, çete-devlet çatışmasının diplomalı ve üniformalı bürokrasi ile “menşeini halkda bulan” çete “ordusu” arasındaki bir çatışmaya dönüşebildiğini de göstermektedir. Bu çatışma aynı zamanda meşruiyet üzerinde bir çatışma, ya da “milletin” gerçek temsilciliğinin, bu nedenle de, “sahibliği”nin, kime ait olduğu konusunda bir “mülkiyet” mücadelesi olarak da okunabilir. 31 Mart isyanındaki “Alaylılar” gibi çeteler de “diplomalı subay”ı “halk”ına yabancılaşmış, her an “millet”ine hiyanet etmeye hazır ve “nasihatın yetmediği yerde ancak kötekle adam olabilecek” bir bürokrat olarak görmekteydiler. Bu noktada, son derece farklı mekan ve zamana rağmen, İstiklâl Harbi ve Ülkücü camiayı aşan Susurluk dönemi çetecilikleri arasında bir parallelik kurabilmek mümkün. Çerkes Edhem’in hayat hikayesi, subaylıktan çeteciliğe geçen “popülist ve kabadayı” Cem Ersever’in, PKK komutanlığından “keskin” çeteciliğe kayan Şemdin Sakık’ın, devletin “kirli işleriyle” sorumluluktan devlet temsilcilerini imha etmeye varan Abdullah Çatlı’nın neden bu kadar popüler olabildikleri konusunda önemli bazı ipuçları sunmaktadır.

 

Ele almak istediğim ikinci dinamik ise “göçmen azınlıklar”la ilgili. Kemal Karpat, Balkan ve Kafkasya göçmenlerinin bugünkü Türkiye nüfusunun % 40 ila 50’sini oluşturduğunu belirtmekte. [6] Cumhuriyet’in “yekpareleştirici” söyleminin bu konuda şimdiye kadar serinkanlı bir araştırmaya imkân sağlamadığını bilmekteyiz. Bununla birlikte, bu göçmenlerin “son vatan” olarak gördükleri Müslüman Osmanlı İmparatorluğu ve daha sonra Türkiye ile karmaşık bir aidiyet ilişkisi kurduklarını söyleyebiliriz. Bu göçmenlerin özellikle Balkanlardan gelen bir kısmı Osmanlı İmparatorluğu’na her şeyden evvel önce “Müslüman” olarak gelmişlerdi; Bunların Boşnak, Pomak ya da Arnavut kökenlilerini inkâr etmeden milli aidiyet olarak Türklüğü kabul etmeleri nispeten kolaydı. Çerkesler ve Çeçenler -hatta Abhazlar- gibi Kafkas kökenlilerin bir kısmı için bu aidiyet değişimi çok daha zordu. Bu farklılığın antropolojik ve tarihsel bazı nedenlerinin olduğu, asabiyet duygusunun Kafkaslılar arasında daha yoğun olarak gözlemlendiği ve Kafkaslıların Memlükvari bir geleneğe uygun olarak daha çok iktidarı korumakla mükellef yabancı bir gurup olarak kabul edildikleri düşünülebilir.

 

Belki de bu farklılıklarından dolayı, Kafkas kökenli azınlıkların hem belli bir “milli bilinç” geliştirdiklerini, en azından, kendileri için büyük ölçüde İslamlık anlamına gelen Türklüğe zıt düşmeden, Kafkas kökenli milliyetçilik akımlarından kopmadıklarını, hem de, bu nedenle, etnik azınlık olarak varlıklarını ancak “bıçak sırtında” koruyabildiklerini gözlemlemekteyiz. Cilasun’un büyük bir titizlikle bulduğu ve yayınladığı belgeler, Çerkes Edhem isyanının sadece birkaç çete reisinin “ihanet”ine indirgenemiyeceğini, Batı Anadolu’da sayıları binlere varan Çerkesin kendilerine “ihanet” eden Ankara hükümetine karşı muhalefete geçtiğini, Kemalist iktidarın da, Edhem ve kardeşlerinin ötesinde, Çerkes cemaatini kitlesel bir şekilde bir tehdit unsuru olarak algıladığını göstermektedir. Bu belgeler, Yunanistan’ın da, belli bir dönemle sınırlı da olsa, Çerkesleri bir cemaat ya da bir asabiyet sahibi bir azınlık olarak Balkanlara yönelik dış politikalarında bir araç olarak kullanmayı hedeflediklerini göz önüne sermektedir.

 

Cilasun’un yayınladığı Reşit Bey’in Yunan makamlarına 1923’de yazdığı mektup Çerkes milliyetçiliğinin en azından söylemsel düzeyde oldukça kodlandırılmış bir boyuta ulaştığını anlamamızı sağlamaktadır. Çerkes diyasporasının coğrafyası nedeniyle ister istemez sınırötesi bir vasıf kazanan bu milliyetçiliğin Edhem’in sürgün dönemi yıllarındaki Ortadoğu temaslarını kolaylaştırdığını düşünebiliriz.

 

Bunun ötesinde, Çerkes Edhem’in bu kitabta yayınlanan metninde Kürdler ve Suriye Arabları ile ilgili ifade ettiği görüşlerin Türk olmayan milliyetçiliklerin birbirlerini anlayışla değerlendirmesi olarak yorumlanabilir. Edhem’in “Şapka Devrimi” ile ilgili haşin eleştirileri ise, Kürd milliyetçileri gibi, bazı Çerkeslerin de Kemalist iktidarı hem verilmiş bir söze (Kürd-Türk kardeşliği, Çerkesliğin zimnî bir mukavele çerçevesinde himaye görmesi) hem de İslam’a ihanet eden bir iktidar olarak gördüklerini göstermektedir.

 

Üzerinde kısaca durmak istediğim üçüncü ve son dinamik ise, Türkiye’deki Balkan ve Kafkas kökenliler arasındaki ilişkilerle ilgili. Cilasun’un doğrudan değinmediği, fakat çalışmasından yola çıkarak önemini fark ettiğim bu konunun Türkiye tarihyazımının tamamen ihmal ettiği bir saha olduğunu belirtmek gerekli. Balkan kökenli İttihad ve Terakki’nin, en azından Teşkilat-ı Mahsusa yoluyla Kafkas kökenli bazı unsurları entegre edebildiğini, örneğin Dr. Mehmed Reşid’in Cemiyet’in ve Teşkilat’ın en önemli unsurlarından biri olduğunu bilmekteyiz. [7] Aynı şekilde, “İstiklâl Harbi”nin de, İttihadlaşmış ve Ermeni soykırımıyla zenginleşmiş Anadolu eşrafıyla birlikte, daha çok Anadolu dışında barınabilecekleri başka bir mekânları olmayan Balkan ve Kafkasya kökenliler tarafından başlattıldığı söylenebilir. A contrario, Çerkes Edhem’in tasfiyesini “Milli Mücadele”nin ilk safhasının mecburi kıldığı bir ittifakın sona ermesi ve Balkan kökenlilerin “yeniden devletleşme” mücadelesini kazanmaları olarak okuyabilmemiz mümkün mü? Eldeki veriler bu konuda şu anda bazı araştırma hipotezlerinin bile oluşturulmasına imkân sağlamamakta. Fakat bu konuya değinmeden yazılacak bir Türkiye tarihinin oldukça sathi kalacağı da açık.

 

Cilasun’un çalışması, resmi tarihyazımının sorgulanmadıkları ölçüde kendilerini yeniden üretebilen varsayımların ötesine geçildiğinde, araştırmanın önünde tümüyle bakir bir sahanın açılabildiğini göstermekte. Bu kitabla açılan “keçiyolları”nın hem meslekten gelen tarihçiler, hem de amatör tarihçilerce takib edilmesi dileğiyle.

 

Hamit Bozarslan

Kasım 2003

 

[1] K. Karabekir, Nutuk ve Karabekir’den Cevaplar, İstanbul, Emre Yayınları, 1997.

[2] James J. Reid, Crisis of the Ottoman Empire. Prelude to Collapse 1839-1878, Stuttgart, Franz Steiner Verlag, 2000.

[3] Bkz. S. Yetkin, Ege’de Eşkiyalar, İstanbul, Tarih Vakfı-Yurt Yayınları, 1996.

[4] Bkz. M. Gilsenen, “Problems in the Analysis of Violenc”, in  J. Hannoyer, Guerres Civiles. Economies de la violence, dimensions de la civilite”, Paris, Karthala, 1999, s.105-122

[5] H. Arendt, Les origines du totalitarisme Le systime totalitaire, Paris, le Seuil, 1972, s.102-103

[6] K.H. Karpat, “Turks Remember Their Ottoman Ancestors”, in K.H. Karpat (ed), Ottoman Past and Today’s Turkey, Leiden, Boston-Köln, 2000, s.XVI.

[7] Dr. Mehmed Reşid konusunda, bkz. H.-L. Kieser, “Dr. Mehmed Reshid (1873-1919): A political Doctor”, in H.-L. Kieser & D.J. Schaller (ed.), Der Völkermord an den Armeniern und die Shoah, Zürich, Chronos, 2002, s.245-280.

 


 

         Tarih Yapıcılar ve Gerçek Yapıcılar

 

“Tarih yapıcılar” diye bir deyiş, son zamanlarda sık sık kullanılmaktadır. “Tarihin seyrini değiştiren büyük adamlara” atfen icad edilmiş bu deyişi ne zaman duysam, gözümün önüne, heykellerinden yakından bildiğimiz “büyük kahraman”lar değil de, nedense, bir masanın çevresine oturmuş, orta yaşlı, saçları dökülmüş, hafif göbekli, gözlüklü, ciddi yüzlü bir takım adamlar gelir. Masaya oturmuş, “tarihi yapmakta”dırlar. Bu, o kadar da gerçek dışı bir şey değildir. Genellikle tarihi, galiplerin hizmetindeki bu “tarih yapıcılar”dan öğrenmemiş miyizdir? Tabii ki, her şey zıddıyla vardır. Bu “tarih yapıcıların” yaptıklarını, yarattıklarını, çarpıttıklarını, yok ettiklerini ve uydurduklarını irdelemek gibi zahmetli ve bir o kadar da tehlikeli çabalara girenlere de bir ad vermek gerekirse, onlara da, “gerçek yapıcılar” demek doğru olur kanısındayım. Üstelik bu deyişin, “tarih yapıcılar”dan farklı olarak, ikili, hatta üçlü bir anlamı vardır. “Gerçek yapıcı”, hem karartılan gerçeği bulmaya çalışır, hem, bir inşaat ustası gibi, yalana dayanan yapıları yıkıp, onun içinden ayıkladığı malzemelerle gerçeğin yapısını kurmaya çalışır, hem de, karşıtlarının iddiasının aksine, “yıkıcı” değil, “gerçek yapıcı”dır. İşte Emrah Cilasun, bu zor işe girişme cesaretini gösterenlerden biridir.

 

Kitabı okuduğumuz zaman görüyoruz. Üşenmemiş, tren istasyonları arasındaki mesafeyi bile hesaplamış. Böylece olayın iddia edildiği gibi olamayacağı sonucunu çıkartmış. Ben, şimdiye kadar okuduğum tarihçilerin pek azında rastladım bu titizliğe. Bizde tarihçilikle, masalcılık neredeyse birbirine karışmıştır. Tarihçilerimizin çoğu, biraz da, olayın yaşayan tanıklarının çoktan “hakkın rahmetine” kavuşmuş olduğunu bilmenin verdiği cesaretle, bol keseden atarlar da, bir allahın kulu çıkıp, “yahu, durun bakalım, gerçekten öyle mi olmuş” demez. Tabii, genel olarak söylüyorum. Yoksa, her zaman gerçeği irdeleyen kuşkucu bir azınlık var olmuştur. Okulda, tarih hocalarımızın anlattığı hikâye ve destanları, dünyanın en büyük ve değiştirilemez hakikatleriymiş gibi, ağzı açık dinlerdik de, hiçbirimizin aklına bunlardan kuşku duyulabileceği olasılığı gelmezdi. Daha sonraları “bilinçlendik”, artık kül yutmaz devrimcilerdik, “işçi sınıfının bilincini” edinmiştik. Lise yıllarımızdaki saflığımızla, “Baltacı-Katerina” hikâyeleriyle dalga geçiyorduk artık. Ne var ki, o sırada, bize başka yalanlar yutturulduğunun farkında değildik. Hatmettiğimiz SBKP Tarihi adlı kitap, dünyanın, gelmiş geçmiş en büyük yalanlar ve çarpıtmalar kitabıydı, ama biz onu, dünyanın en büyük hakikatiymiş gibi okuyorduk. Elli yaşlarıma gelince, yaşamımın elli yılını yalanlarla bezeyenlerden ve kendi avanaklıklarımdan o kadar bezmiştim ki, artık tarihe ilişkin anlatılan her şeye, “işte bir yalan daha” diye bakar olmuştum. Gerçek yapıcıların çabaları, umarım, ömrümün geri kalan kısmında bu “hastalığımın” tedavisine yardımcı olur.

 

Aslında, elinizdeki kitaba ilişkin çok şey söylemek istemiyorum. Neden mi? Ben, genellikle kitapların önsözlerini okumam ya da kitap bittikten sonra okumak zahmetinde bulunurum da ondan. Yazarın kendisi bile yazmış olsa, önsözlerin bir ön şartlandırma olduğunu düşünürüm. Metnin kendisi zaten söyleyecektir ne söyleyecekse, bir de ne gerek vardır, önsöze arkasöze, diye düşünürüm. Ne var ki, insan zaaflarla malul bir yaratıktır. Bir gazinoda, dostlar arasında eğlenirken bile, elimize mikrofon tutuşturulduğunda, dostların hatırını “kıramayıp”, mahçup bir eda takınarak, o çatlak sesimizle birkaç şarkı söyleme fırsatını kaçırmayız. Neden? Çünkü mikrafon da bir güç aygıtıdır. Beş dakika için bile olsa onunla “kafa ütülemek” zevkinden kendimizi mahrum etmeyiz. İşte ben de, hazır elime fırsat geçmişken, hiç “istemediğim” ve böyle şeylerin gereksiz olduğunu “düşündüğüm” halde, “ısrarlara dayanamayarak”, içeriğe ilişkin bir iki şey söylemekten kendimi alamıyorum.

 

Emrah Cilasun’un ortaya koyduklarından sonra da yargım pekişti. Milli mücadele savaşı, aslında bir iç savaştı. Bu iç savaş, Anadolu’da yaşayan azınlıkları temizleme harekâtı olduğu gibi, Osmanlı’nın yıkılmasıyla ortaya çıkan iktidar boşluğunu doldurmak üzere harekete geçen güçlerin kapışmasıydı. Anadolu’daki savaşta, yerel iktidar güçleri (Anzavur), Mustafa Kemal’in yönetimindeki Ankara,  Emrah Cilasun’un, bir yazara atfen, “nonkorformist” diye tanımladığı Çerkes Ethem’in yönetimindeki milis güçleri yer almışlardı.

Batılı devletlerin silahlı güçleriyle çatışmalar hiç denecek kadar azdır. Yunan ordusuyla çatışmalar ise, bu iktidar odaklarının çatışmalarının yanında tali kalmaktadır.

 

Amansız bir kapışmadır bu ve doğal olarak savaşın kuralları geçerlidir. Nedir savaşın kuralları: karşındakinden daha zalim olmak, öldürmek, hile yapmak ve halkı zorla vergilendirip askere almak. Bu kural, her iki ya da üç taraf için de geçerlidir. Zaten buna ayak uyduramayan kısa sürede bertaraf olur.

 

Teşbihte hata olmaz derler ya, ben de, Rus iç savaşındaki anarşist çeteci Mahno ile Çerkes Ethem arasında bir benzerlik bulurum. Neden mi? İkisi de, aynı naiflikle, merkezi iktidarları en zor dönemlerinde desteklemişler, ölümden kurtarmışlar ve böylece kendi ölümlerini hazırlamışlardır da ondan. Mahno, Ukrayna’da ilerleyen Beyaz Ordu’lara karşı Kızıl Ordu’yla defalarca ittifak yaptı. Hem de Kızıl Ordu’nun niteliği konusunda, Çerkes Ethem’in Kemalistler konusunda olduğundan çok daha fazla uyanık olmasına rağmen. Neden? Çünkü karşı-devrimci Beyaz tehlikesi söz konusuydu. Olayın üzerinden bunca yıl geçtikten sonra düşünüyorum ki, böyle bir ittifak yanlıştı. Çünkü, Kızıllar da en az Beyazlar kadar karşı-devrimciydiler ve iktidara geldiklerinde, halka, işçi sınıfına, Beyazları aratacak ölçüde kan kusturacaklardı. Nitekim öyle oldu. Çerkes Ethem, elbette Mahno kadar bağımsız bir güç değildi başlangıçta. Bu anlamda da Kemalistlerle ittifak değil, tam bir işbirliği söz konusuydu. Eğer, İstanbul yanlısı birçok ayaklanmayı acımasızca bastırmasaydı Ankara’nın işi bitmişti. Yine yıllar sonra düşününce, sonuç apaçık çıkıyor ortaya. Ha o, ha öbürü. Çerkes Ethem’in ezdikleri de, kurtardıkları da, aynı ölçüde halkın karşısındaydılar, her ikisi de zalim iktidar odaklarıydı. Birinden birinin kazanmasının ezilenlere hiçbir faydası yoktu. Tabii bunları böyle masa başından söylemek kolay da, o sıcak günlerde değerlendirmek ve uygulamak neredeyse imkansız. Bunu bilmekle birlikte, uzun yıllar geçtikten sonra tarihi değerlendirme avantajından yararlanma diye de bir şey var. Kimseyi suçlamadan saptama yapma becerisi yani. Tabii bu sözlerimle, gerçekten düşünen, düşünmek isteyenleri kastediyorum. Taşlaşmış kafalara bir şey anlatma sevdasından vazgeçeli epey zaman oluyor.

 

Gün Zileli

18 Ekim 2003

 

 

 


 

Önsöz

 

 

            Çocukluk yıllarıma ait iki film karesi hâlâ gözümün önündedir.

            İlkin çocuklarına, sonra torunlarına, daha sonra da torunlarının çocuklarına diktiği lacivert bahriye elbisesinden bana da diken, bembeyaz kısa saçlarıyla yanıma oturup resim çektiren Seher Hanımı çok iyi hatırlıyorum. Hatta ve hatta elimden tutup, Nişantaşı’ndaki bir Fransız madamının evini andıran Güzide Teyze’nin evine götürdüğünde, komodinin üzerindeki büyükçe gümüş bir çerçevenin içersinde duran o uzun boylu, belinde büyük bir kaması bulunan, elinde mavzer tutan adamın fotoğrafını da. “Nineciğim kim bu adam” diye sorduğumda, Seher Hanım’ın, “evladım, o Ethem Bey” dediğini bugün dahi işitir gibiyim. Benim hafızamda yer eden bu film kareleri ile ne alâkam olduğunu, Seher Hanım bu dünyayı terk-i diyar ettikten çok sonra öğrenecektim. Seher hanım, anneannem Özden Hanım’ın annesi, yani Reşit Bey’in eşi, Ethem Bey’in ise yengesi idi. Yıllar sonra elime geçen, Ethem Bey’in Eski Türkçe kaleme aldığı ve  Seher Hanım’ın Latin harfleriyle transkrip yapıp bir yerlere sakladığı risaleyi şimdi burada, okuyucu ile paylaşırken, çocukluk yıllarımda Seher Hanım’ın bende bıraktığı sıcak şefkati bir kez daha hissediyor, özlemle anıyorum.

            Kitabı yazmaya karar vermemde, tabii ki, Ethem Bey’in ailesine mensup olmanın, dolayısıyla  kendi geçmişimi de araştırmanın rolü vardır. Ancak bu, esas değil, talidir.

            Esas neden, bu satırların yazarının resmi tarihten bir hayli rahatsız olmasıdır. Devlet arşivlerinin tarih bilimcilerine kapalı, ama tarih yazmakla görevlendirilmiş kimilerine açık olduğu bir ülkede, sistemin özellikle eğitsel  kurumlarında mütemadiyen dile getirilen “kahraman” ve “hain” tanımlamalarının neden ve niçinlerini tartışmak elzemdir. Özellikle 1919-1921 arası dönemi mercek altına almak son derece önemlidir. Zira bu süreçte oluşan antagonizma, bugün hâlâ Türkiye’nin gündemini meşgul etmektedir.

            Ne birilerinin bir diğerlerini “hain” ilan etmesiyle, ne de tarihi olayların  hasır altı edilmesiyle gerçeğe varılmaz. Hele hele “Lakin; okuyucular kederlenmeyin...! Silahsız Türk çocuğunun, suçsuz Türk kızının hançerlenen bağrından, deşilen karnından akıtılan kızıl kanlar; Türk babalarının kararan gözlerini ibretle açtı... Uyuyan yürekleri; kızıl kanın gölgesi ile uyandı... Zaten bıçak ta kemiğe dayanmıştı; hiçbir millete boyun eğmeyen ve köle olmayan büyük Türk Milleti, Yunanlılar’a da esir olamazdı” [*]türünden, şovenist bir dille tarih açıklanamaz. Bilakis böylesi bir tarih anlayışında ısrar edilirse, Çerkes Ethem örneğinde olduğu gibi, ortaya hilkat garibesi bir tarih çıkar.

            Şu duruma bir bakın. Resmi tarih, Ethem Bey’i “hain” ilan ediyor. Kendine Marksist diyen “Kemalist sol”, Ethem Bey’in “hain”liğini tasdik ediyor. Aclan Sayılgan gibi “anti-komünist” yazarlar, Ethem Bey’i, “komünist” olduğu için ayrıca “hain” ilan edip, “delil” yetiştiriyorlar. Ama hepsi de, bu işi, resmi tarihin aynı iddia ve belgeleri ile yapıyor. Tuhaf bir durum. Dahası var. Cemal Kutay gibi kimi tarihçiler, aynı resmi belge ve iddiaları sadece tersinden yorumlayarak Ethem Bey’in şahsında müthiş bir Turancı keşfediyorlar. Kimi mahalli tarihçiler de, resmi tarihin iddia ve belgelerinden yola çıkarak, “Teşkilat-ı Mahsusa”yı ve onun “neferi” Ethem Bey’i “devrimci” gördüklerini beyan ediyorlar. İnsan bu tabloya bakınca, karşısında, hakikaten, Kemalist dönemin “imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış” kütlesini görüyor...

            Yaklaşık dört seneyi bulan bu çalışma kolay olmadı.

            İlkin, yukarıda aktardığım, farklı gibi görünen, ama aynı kaynaktan beslenen, Ethem Bey hakkında yazılmış, ulaşabildiğim tüm kaynakları inceledim. Ardından sıra, Almanya, Fransa, İngiltere ve Yunanistan arşivlerinde bulduğum  belgelere geldi. Bunların hepsini, tarih sırasına göre ve hiç yorum yapmaksızın okuyucunun bilgisine sunuyorum.

            Bugüne değin yaptığım çalışmalar sonucu elde ettiğim bulgulara dayanarak, birçok detay ve parçayı bir araya getirerek, Ethem Bey’in biyografisini, tarih sahnesinde yaşanan gelişmelere paralel olarak yeniden vermeye çalıştım. Kendi görmek istediğim Ethem Bey’in değil, tarihin merceğinden görünen Ethem Bey’in bu biyografisini, derlemenin önüne alıyorum. Biyografide Ethem Bey’i ortaya çıkaran şartları ve Ethem Bey’in siyasi duruşunu irdelemeye çalıştım. Bilinen, kendisi hakkında yazılmış eserlerle, buraya aldığım arşiv belgeleri ve Ethem Bey’in biyografisi arasındaki çelişkiyi ise okuyucunun takdirine bırakıyorum.

            Gerek kaleme aldığım biyografi, gerekse de arşivlerden elde ettiğim belgeler (Ethem Bey’in risalesi hariç) bizi 20’lerin ortalarına kadar getiriyor. Ölümüne kadar, takriben yirmi yıllık bir döneme ilişkin yapılması gereken çalışma daha bitmemiştir. Yeni belge ve bulgularla yaşamının son yirmi yılını kapsayacak kitabın hazırlanması, kendim de dahil, konuyla yakından ilgilenenlerin önünde bir görev olarak duruyor.  

            Ethem Bey’in risalesini günümüz diliyle sadeleştiren Uğur Cankoçak ve Alev Ateş’e;

araştırma için olmazsa olmaz kaynakları bulup bana ulaştıran Seher’e, Feyhan’a ve Özgür’e; Fransız, İngiliz, Alman arşiv çalışanlarına ve özellikle de Amsterdam Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsü’nden sevgili Zülfükar Özdoğan’a; bu kitapta yayımlanan Almanca belgeleri tercüme eden Recep’e, Fransızca belgeleri tercüme eden Berenice’e, İngilizce belgeleri tercüme eden  Gün Zileli’ye, Japonca makaleleri tercüme eden  Aya’ya, Yunanca belgeleri tercüme eden Katarina ve Niko’ya; çalışmanın farklı evrelerinde yönelttiğim ahretlik sorulara bıkmadan cevap bulmaya çalışan, Zentrum Moderner Orient–Berlin’den Prof. Gerhard Höpp’e; Yunan belgelerine ulaşmamı sağlayan Selanik Aristoteles Üniversitesi’den Prof. Fotiadis Konstantinos’a, “dışardan” yaptığı gözlemleri ile beni derinden etkileyen, Türkiye tarihinin karanlıkta kalmış nice noktalarına sessiz ve sade çalışmaları sonucu, tamamen belgelere dayanarak ışık tutan Tokyo Üniversitesi’nden Prof. Yamauchi Masayuki’ye; kitabı baştan sona redakte eden Emine’ye; dört sene boyunca çalışmanın selameti için kahrımı çeken eşim Sevtap’a; kısaca bu çalışmanın gerçekleşmesinde emeği geçen bütün dostlara sonsuz şükranlarımı sunarım.

 

 

Emrah Cilasun

Ekim 2003

 

 * Baki Vandemir, İstiklal Harbinde Demirci Akıncıları, İstanbul, 1936. s. 3-4